İNSANIN EVİ GİBİSİ YOK BE İSMET

İnsanın Evi Gibisi Yok Be İsmet!

Üç günlük Ayvalık tatilinin ardından eve dönüyorduk. Bu tatilin ardından size bol kumaş pantolonum ve retro gömleğimi üzerime giyip ayağıma geçirdiğim deri sandaletimle arşınladığım Ayvalık sokaklarının tuz koktuğundan, Cunda Adası’nda papalinanın en güzel nerede yapıldığından bahsederek mavi ve yalan bir öykü kurmak isterdim. Zira bu sizin çok hoşunuza gidiyor. Tam zamanlı çalıştığınız işinizdeki küçük kaçamakta bir insanın özgür süsü verilmiş hayatına öykünmek çağımızın enfiyesi. Ben de yapabilirim, istifa edeceğim, bir sakin kasabaya yerleşeyim… Tarzında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek ama ölüme kadar ağızda sakız olarak kalacak sözler. Günün bir bölümünü internetten Eski Foça’daki emlak fiyatlarına bakarak tüketen güzel kardeşim: Hepimiz oraya gidersek orası da aynı burası gibi ruhsuz, huzursuz ve tatsız olurdu. Ha bu arada ne retro gömleğim ne sandaletim ne de bol kumaş pantolonum var.

Şimdilerde “fetö” diye anılan örgütün eğitim yapılanmasının en küçük yapı taşı olan abilerin, fitilli çoraplarının üzerine giydiği sandaletleri gördükten sonra bu açık ayakkabıdan iğrenmiştim. İnsanın sandaleti olmayınca püfür triko kumaş pantolonu, o da olmayınca retro gömleği olamıyor. Bunlar da olmayınca insan “Ayvalık Yazarı” olamıyor haliyle. Bu konseptten her ne kadar uzak olsam da popüler akımdan etkilenmemek mümkün değildi.

Tatilin maksadı biraz önce eleştirdiğim üzere Ayvalık’ın nüfusuna +4 yazdırıp Cunda Adası’na kapı komşusu olabilme gayretiydi. Bu sebepten üç gün boyunca gitmediğimiz emlakçı, girmediğimiz sokak, bakmadığımız cam, çevirmediğimiz telefon kalmadı. Kendi arabamızdan çok emlakçı araçlarıyla dolaştık. Dolaştık dediysek başladığımız noktaya geri dönüp durduk. Emlakçı arabalarının kokuları hep birbirine benziyor: Yanmış umut kokusu. “Tam sizin istediğiniz gibi bir ev var” ile “sizin de ne istediğiniz belli değil kardeşim!” arasında geçen sürede ortaya çıkan bu koku arabanın içine döşemelerine siniyor. Nerede olduğunu tam kestiremediğimiz evden geri dönebilmek için “Deniz manzarası olsun dedik sen bize bodrum kat dolaştırdın ulan emlak abi” de diyemiyor insan haliyle. Bu karşı çıkış olmadığından aracın kokusu da bir türlü değişmiyor.

Emlakçıları hep sinsi ve içten pazarlıklı bulmuşumdur. Emlakçı dükkânına girdiğimde her an “kes lan, bilmiyor muyum bizi düdüklemeye çalıştığını!” diye bağırarak üstü cam kaplama masaya vuracak kadar kurulmuş ve yarım popo otururum. Sırf emlak adam zarar etsin diye oturduğumuz sürece yapılan hiçbir çay teklifini geri çevirmem. Her sözüne de istemsiz bir şüpheyle yaklaşırım. Adam “şeker alır mıydınız?” diye sorsa. Annemi dürtüp “bizi obez yapmaya çalışıyor dikkatli ol, oyuna gelme; büyük resmi gör!” diyesim geliyor.

Aradığımız satılık evi bulamayacağımızı anlamıştık. Son gün en azından kiralık bir ev bulup bir senede civarı tanıyıp kendimize göre bir yer buluruz gayretiyle penceresinde numara olan bütün evleri teker teker aradık. Davet edildiğimiz her evde ileri derecede tahkikata maruz kaldık. Tahkikatlardan sıkıldığımız için ev sahiplerinin memleketini tahmin etmeye çalışıp konuyu değiştirme gayretlerimiz de başarısız denemeler yüzünden sonuçsuz kalıyordu. En azından hangi yarım kürede olduklarını tahmin etmemize rağmen konu bir türlü değişmiyordu. Kaç kişisiniz, ne iş yaparsınız, kirayı ödeyebilecek misiniz?.. Sorular arttıkça gerim çarpı iki geriliyorduk. Son evdeki munis teyzenin de, belediyenin fotokopi ile çoğaltıp emlak vergisi ödeyen insanlara dağıttığını düşündüğüm, KGS’ye (kiracılığa giriş sınavı) ait, “evi ne olarak kullanacaksınız?” sorusunu duyunca şalterler attı. Ağzımı kıpırdatmadan ve kısık sesle “genel ev olarak düşünüyoruz teyzeciğim” diye cevabını verdiğimde annem tası abim tarağı toplayıp beni de yanlarına katıp ağız tadıyla “yaşar usta tiradı” atmama izin vermeden dışarıya çıkardılar.

Ortak bir düş kırıklığıyla geri dönme zamanı düşüncesi hepimize eş zamanlı olarak gelmiş olacak ki annem ayaküstü içtiği sigarasını yarıda söndürdü. Çıt çıkarmadan arabaya bindik. Tekerlekler İstanbul’a doğru dönmeye başladı. Bir yerden sonra emlakçı taklitleri yaparak, ev sahiplerinin böbürlenmeleriyle alay ederek neşemizi bulduk. Hala bir aradaydık, bize ev mi yoktu?.. Avunmalarıyla özgüven tazeledik.

İstanbul’un yapış and the yapış havasını solumaya başlarken abim her zaman yaptığı gibi bir deyimi Atatürk’e mal ederek “zaten Atatürk Dolmabahçe’ye döndüğünde ‘insanın evi gibisi yok İsmet’dermiş” dedi. Biz de her zamanki safdilliliğimizle bir an kaşlarımızı kaldırarak “hadi yaa?” şeklinde bir göz hareketi yaptık. Beyin verdiği ufak es’in ardından “yine yedik be” sırıtışı yapmak için dudak kaslarına emir verdi.

İnsanın evi gibisi yok sözü eskidendi, çoook eskiden. Şimdi kopyala-yapıştır TOKİmasyon toplu konutlar, İkeamatik dekorasyonlar, zevki kıskaca alan moda faktörü… var oğlu var. Velhasılıkelam insanın İstanbul’daki evinin aynısından Diyarbakır’da da var. Ve o evin içinde de bırakacağım bu işi sakin bir yere yerleşeceğim diyen insanlar…

YORUM YAP


*Nezaket ve dilbilgisi kurallarına uyarak, zaman ayırıp düşüncenizi paylaştığınız için teşekkürler. Yaptığınız yorum onaylandıktan sonra ilgili sayfada yayınlanacaktır.



Back to Top