1. BÖLÜM

1. Bölüm

 


Bu hayatın bize bir mutlu son borcu var...

 


Böylelikle ona tutamayacağım tek sözü vermiş oldum: “Yaza görüşeceğiz sevgilim.” Bunu söylerken daha fazla kendimi tutamadım. Ruhumun kederi gözlerimden taştı. Gözlerimin göğü delinmişçesine ağlamaya başladım. Onu bir daha göremeyeceğimi biliyordum ama henüz o bunun farkında değildi. Olanca masumiyeti ve anaç duygularıyla, omzunda ağlayan sevdiği adamın ayrılık acısını teskin etmeye çalışıyordu. Dün gece o uyurken yaşananlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bir adam öldürdüğümü bilse bana bu kadar sevgi dolu sarılmayacaktı şüphesiz. Korku ve dehşet tüm duygularını esir alacaktı muhtemelen. Hatta bundan daha da kötüsü benden nefret bile edebilirdi. Onun mavi gözlerinin bana nefret ya da korku dolu bakması, onun hakkında hatırlayacağım son görüntünün bu olması, benim için bu dünyadaki en ağır ceza olurdu. İşte buna dayanacak gücüm yoktu. Bu yüzden şimdilik ona hiçbir şeyden bahsetmemeliydim. Her ne yapacaksam ona veda ettikten sonraya ertelemeliydim. O masumdu, onun sevdiği adam masumdu ve öyle de kalmalıydı onun gözünde. Aramızdaki büyük aşkın, kuvvetli duyguların, sağlam bağın hakkını veren bir veda olmuştu. O bana sadece üç aylığına veda etmişti. Bense onun kokusunu son defa ciğerlerime doldurduğumu, bunun son sarılmamız olduğunu, onu bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Ankara’dan Berlin’e gidecek uçağa binmek üzere kapıdan geçtiğinde havaalanında yüzlerce insanın arasında yapayalnız kalmıştım. Etrafımdaki kalabalıktan hiç kimse ona benzemiyor, onun gibi gülümsemiyor, onun gibi atmıyordu adımlarını. Bir yağsam rahatlayacaktım ama zamanı değildi. Hiç değildi... Ben ikinci sınıf oyuncuyken hayat bana bir filmde başrol oynama şansını vermişti. Bense o filmin en güzel sahnesinde “ahmakça” ortaya atılıp ölen figüran gibi davranmıştım. Özgürlüğümü kaybetmiştim; düşlerimi, geleceğimi, belki sevdiğim kadını bile... Gözlerim, fanusun içindeki bir balık gibi görüyordu dünyayı. Alanı, ağlamaklı gözlerimle taradım. Bir telefon kulübesi bulmam lazımdı. Olan biteni aileme anlatıp sonrasında ilerideki polis bankosuna teslim olacaktım. Takatim kalmamıştı ama son bir gayretle bunları yapmam lazımdı. Bankonun arkasında duran polislerin tavırları rahattı. Masaya yaslanmış, tek eli cebinde, ayakta duran erkek polis, masada oturan ve kendisinin sözlerine gülerek tepki veren kadın polise kur yapıyordu. Birazdan yanlarına gittiğimde yüzleri ne hal alacaktı kim bilir! İnsanların bir kısmı durdukları yerde çakılı bir şeyleri bekliyordu. Bazısı ağır valizlerini oyuncak almak için tutturan çocuklarını sürükler gibi çekeleyerek götürmeye çalışıyordu. Kalan kısmı ise acele ile bir yerlere yetişmek için koşturuyordu. Şuurum kapalı bir şekilde sadece telefon bulmaya odaklanmıştım. Kalabalığı yararak, insanlara çarpa çarpa yürüyordum. Bir yandan da biraz sonra yapacağım konuşmanın ağırlığını omuzlarımda hissediyordum. Bu kadar yükle nasıl baş edecektim. Ailem benim yumuşak karnımdı. Bunu onlara nasıl söyleyecektim. İçimde her şeyi zorlaştıran evhamlı bir adam vardı sanki. Onu biraz daha konuşturursam bu konuşmayı yapamayacağımı anladım. Güçlü ve kararlı durmaya çalışarak, onlara fazla konuşma şansı vermeden cinayeti benim işlediğimi söyleyecek, telefonu kapattıktan sonra polise teslim olacaktım. Bankamatiklerin yanındaki mavi umumi telefonları gördüm. Öncelikle ahizeyi göğsüme dayadım. Yaşadığım pişmanlık duygusundan sesimi arındırmak için birkaç derin nefes aldım verdim. Bekledikçe her şey zorlaşıyordu. Büyük bir kararlılıkla numaraları tuşladım. Telefon üç defa çaldı. Her çalışında cesaretimi biraz daha yitirdim. Yapamayacaktım. Tam ahizeyi yerine götürüyordum ki, babamın endişeli sesi “Alo!” diye çınladı boşlukta. Babamın her zaman bildiğim sakin sesini bir endişe rehin almıştı. Evi iki gündür aramamıştım. Hatta bu üçüncü gündü. Bizi merak ettikleri belliydi. Ahizeyi kulağıma götürüp bir süre tuttum. Babam tekrar “Alo!” diye seslendi. Kararlı olduğunu düşündüğüm bir sesle, “Alo. Baba, ben Zeki” dedim. Sesim yaprak gibi titriyordu. Bunun için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Tam ona fırsat vermeden kafamda planladığım konuşmayı yapmak üzere göğüs kafesimi şişirmiştim ki, annemin sesi duyuldu. “Zeki mi o?” diye sordu babama. Sesinden anladığım kadarıyla telefondan çok uzakta değildi. Beklemediğim bir kroşe gibi indi sol boşluğuma annemin sesi. Babam “Evet” diye cevapladı. Annem sitem dolu bir sesle devam etti: “Oğlum neredesiniz siz! Ortalık bu haldeyken bir haber bile vermediniz.” Bir anda kabahat işlemiş bir çocuk gibi zaaf gösterecektim ki, kendimi toparladım. “Baba, ben...” dediğim anda sözümü kesti. “Olan bitenden haberiniz yok mu evladım sizin?” Dün geceki olaydan bahsediyordu. “Bizi hiç düşünmüyor musunuz siz!” diye ekledi. Son kez gardımı kaldırdım. Laf cinayete gelmişti. Kestirmeden cümlelerimi söyleyecektim. “Tamam baba, ben de...” dediğimde sözümü yeniden kesti ve bütün hikâyenin seyrini değiştirecek cümleleri sıraladı: “Dün gece, senin dilsiz ilkokul arkadaşın Ahmet, o köpeği öldürmüş.” Hangi köpeği diye sormam gerekirken “Ahmet mi?” diye sordum şaşkınlıkla. Duyduklarımdan kalp atışlarım hızlandı, kulaklarımın yandığını hissediyordum. “Evet, evet o” diye yineledi. Ardından devam etti: “Bir daha böyle yapmayın oğlum. Bak annen de ben de çok meraklandık...” Babamın nasihat cümleleri uzadıkça uzuyordu. Benimse kafamda beliren ihtimaller bulutunun sarhoş edici etkisinden başım dönmeye başlamıştı. Düşmemek için boşlukta salınan elimi duvara sabitledim. Babam cümlelerini, “Eleni gitti mi oğlum?” diyerek bitirdi. Daha fazla uzatmak istemedim ve “Evet baba, biraz önce yolcu ettim. Onu haber vermek için aradım ben de. Kartım bitiyor görüşürüz” deyip onun veda cümlesi kurmasına bile fırsat vermeden ahizeyi yerine mıhladım. Telefonun ahizesini yerine bıraktığım anda şimdiki zamanın içine düşüverdim. Beynimde olasılıklar yankılanıyordu. Etraftaki insanların, makinelerin çıkardığı uğultu beynimin içinde gitgide katlanılması zor bir hale geliyordu. Büyük bir şok yaşıyordum. Babam cinayetin Ahmet tarafından işlendiğini söylüyordu. Bu mümkün değildi. Onu ben öldürmüştüm. Dün geceden beri burnumdan gitmeyen o sıcak kan kokusu, gecenin bir vakti İstanbul’a yaptığım yolculuk hayal olamazdı. Bütün hatırladıklarımı gözden geçirdim. Beynim bana bir oyun oynuyor olamazdı. Ellerime baktığımda hâlâ kan izleri görüyordum. Hayır, hepsini ben yapmıştım. Peki, Ahmet bu hikâyenin neresindeydi? Sakin kalıp etraflıca düşünmeliydim. En azından suçumu itiraf etmeden önce, o gece benden sonra cinayeti işlediğim yerde ne olup bittiğini öğrenmeliydim. Cinayeti işlediğim yer beni çağırıyordu. İçimde, karşı gelemeyeceğim kadar yoğun bir İstanbul’a gitme arzusu vardı ama önce buradan çıkmalıydım. Polisler hâlâ bankonun arkasında cilveleşiyorlardı. Sanki bu tarafa doğru baksalar, göz göze gelsek o an suçu benim işlediğimi anlayacaklar gibi geldi. Biraz önce suçunu itiraf etmek için doğru zamanı kollayan biri iken artık bir kaçaktım. Onlara sezdirmeden alandan çıktım. Otogara gitmek üzere havaalanının kapısının önünde bekleyen taksilerden en önde olanına bindim. Çatallı sesiyle şoför yol boyunca benimle sohbet edebilmek için laf atıp durdu. Hatta bir ara dizimi dürterek konunun içine çekmeye çalıştı. Konuşacak halde değildim. Beynimde o kadar çok düşünce vardı ki, sanki ağzımı açsam sözcükler taksinin içine dökülüverecekti. Kısa cevaplarla geçiştirdim sorularını. Bir yerden sonra o da yılmış olacak ki, susup sadece yola bakmaya başladı. Otogarda indim. Dün sabah, Eleni’nin bana doğum günümde hediye ettiği metal lastik kordonu olan, siyah kadranında birden çok ibre barındıran saate baktım. Saat başına geliyordu neredeyse. Acele etmeliydim. Kendime bir sigara içecek kadar bile zaman vermedim. Yazıhanelerin olduğu büyük binaya girdim. İstanbul’a otobüs kaldıran firmalardan birinin bankosuna yaklaşmıştım ki, birden evden çıkarken masanın üzerine bıraktığım, içinde dün gece yaşanan her şeyin yazılı olduğu mektup ve o gece giydiğim, eve gelir gelmez çamaşır makinesine tıkıştırdığım kıyafetler geldi aklıma. Onlara benden önce başkasının ulaşacağı fikri beni fazlasıyla tedirgin etti. Şu andaki en büyük tehdit buydu ve bu tehdidi ortadan kaldırmalıydım. Bu yüzden önce Kocaeli’ne gidip ardımda bıraktığım delilleri yok etmem gerekiyordu. Bileti Kocaeli’ne kestirdim. Aşti’den ilk otobüsle Kocaeli’ne dönerken yol boyu, düşüncelerin beni uyutmayacağından emindim. Gözümü kapattığım anda düşünceler bir mermi gibi çınlıyordu beynimde ama muavinin, “Kocaeli’ne geldik ağabey hadi uyan” sesiyle irkildim. İki gündür uyumamıştım. Güçlükle açtım uykumu. Vakit geçirmeden eve gitmeliydim. Yüzümü bile yıkamadan taksiye binip doğruca evime gittim. Oturduğum sokağa ve apartmana dün gece veda etmiştim halbuki. Ağır ağır çıktım basamakları. Dairenin kapısını açarken bir yabancı gibi hissettim kendimi. Eleni’nin kokusu hâlâ canlıydı. Salona geçtim. Babama bıraktığım mektup uslu bir çocuk gibi beni bekliyordu masanın üzerinde. Onu alıp pencerenin önüne doğru ilerledim. Odanın ışığını yakmamıştım. Dışarıdan gelen ışığın yardımıyla mektubu okudum. Her şey mektupta yazıldığı gibi gerçekti. Yazılanları kimsenin görmemiş olmasından buruk bir mutluluk duydum. Fakat bundan sonra hayatımı itiraf edemediğim bu suçun ağırlığı altında ezilerek mi tüketecektim? Hayır! Böyle yaşamanın yolu yoktu. Bu eziyeti kendime yapamazdım. Bu olay sadece Ahmet ile konuşana kadar saklamam gereken bir sırdı artık. Şu an için kimseyle paylaşamazdım bu sırrı. Kimseden yardım isteyemezdim. Önce güzelce yırttım mektubu ve daha sonra boş olan kristal şekerliğin içinde parçalarını bir güzel yaktım. Ateş çok adildi, ona değen bütün parçaları yakıp kül ediyordu. Bir ayin gibi hepsinin küle dönüşmesini bekledim. Kesif bir duman tabakası odayı kapladı. Yaşananları bir süreliğine oraya hapsedebilmek için şekerliğin kendisi gibi üçgen dişleri olan kapağını dişleri birbirine denk gelecek şekilde kapadım ve doğruca banyoya geçtim. Çamaşır makinesinde onu öldürdüğüm gece üzerimde olan kıyafetler vardı. Onları yüksek derecede ve bol deterjanla yıkadım. Bir süre makineye daldı gözlerim. Kıyafetler makineden çıkınca hepsini bir poşete koyup götürüp çöpe attım. Eve dönüp bir sigara içtim. Bu şekilde sabahı edemezdim. Sigara içerek, dinmesini bekleyerek, sabrederek içimdeki isyanı bastıramayacağımı anladım. Artık İstanbul’a gidip durumun ne olduğunu öğrenmem gerekiyordu. Kendimi evden dışarı attım. Üniversitenin önüne geldim. Sokaklar bir haftadır yaşanan yeni yıl coşkusundan çok uzaktı. Vitrinler boşalmış, camlara köpüklerle yapılmış milenyumu selamlayan süsler bozulmuş, insanlar seyrekleşmişti. Bu soğuğa rağmen dışarıda olanlar ise baş ağrılı, çatık kaşlı ve muhtemeldir ki bir mecburiyet için sokaktaydılar. Herkes enerjisini dün gece harcamış, bir sonraki mesai gününe hazır olmaya çalışıyordu. Eski demiryolunun kargaları çılgın gibi uçuşmayı bırakmışlar, hepsi ağaçlara tünemişti. Saat geç olmuştu. Yürüme yolunu kullanarak Asya Otel’in altındaki otobüs yazıhanelerinin önüne geldim. İlk girdiğim firmanın son otobüsünde yer yoktu. Diğer firmada ise en arkada yer bulduğuma sevindim. İstanbul’a doğru yola çıktık. Doğduğum şehre yaklaştıkça içimdeki bütün duygular karmakarışık hale büründü. Korkudan, tiksinmeden, üzüntüden, mide bulantısından, her şeyden birer parça vardı. Esenler’e indiğimde otogarda bir grup genç asker uğurluyorlardı. Bir süre gözlerim onlara takıldı. Duygusuz ve amaçsızca, onların otobüse binene kadar nasıl “en büyük asker”miş gibi vatana adandıklarını, İstiklal Marşı okunup otobüs hareket edince de nasıl yine evrendeki en değersiz toz parçası gibi hissettiklerini gördüm. Yalnız kalmaktan korkuyordu insan, nerede ne şekilde olursa olsun. Yıllar sürecek yalnızlığımla ve dahası onsuzluğumla yüzleştim, içim ürperdi. Eve yaklaştığımda içime karşı durulamaz bir arzu düştü; ne pahasına olursa olsun önce onu öldürdüğüm yere gitmeliydim. Biraz klişe gibi gelebilir: “Her katil dönermiş cinayeti işlediği yere.” Gittim, ev kapkara olmuştu isten. Ahşap olan camekânları yanmıştı. Camların eksiksiz hepsi kırılmıştı. Çatının kiremitleri dökülmüş ama iskeleti yerinde duruyordu. Bir süre hissiz bir şekilde eve baktım. “Aman Allahım! Buraya ne olmuş böyle!” diye geçirdim içimden. Ev neden yanmıştı? Ben oradayken birçok insan bir ören yeri dolaşıyor gibi merakla ve şaşkınlık içinde dolaşıyordu evin etrafını. Durup düşünceli gözlerle eve bakıp sonra başka bir açıya taşınıyor, duvarın dibindeki kurumuş kan gölüne bakıp acemi dedektif edalarıyla dün gece burada ne yaşanmış olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Orada daha fazla durmanın her şeyi daha da zorlaştıracağını anladım ve hemen annemlerin oturduğu apartmana doğru yöneldim. Sokağın başına geldiğimde duraksadım. Bayırın başından yukarı doğru yürüyen çocukluğumu gördüm. Küçükken bu yokuşu çıkarken yorulduğumu hissettiğimde arkamı dönüp geri geri yürürdüm. Geri sarıma alınmış bir filmin içinde gibi bayırın hemen altındaki evlerden uzaklaşmak, sokağın yanına park eden arabaların yanından geri geri geçmemle oluşan o perspektif algısı bana zamanın geriye doğru aktığını hissettirir ve yorulduğumu unuttururdu. Çocukluğuma duyduğum özlem miydi bunu aklıma getiren yoksa ruhsal yorgunluğum mu bilmiyordum. Yalnızca geri sarılan bir filmin içinde olmayı diledim bir an. Bu zaman ve mekân arasında yaptığım yolculuk ne kadar sürdü bilmiyordum. Arkamdan hızla geçen arabanın sesiyle irkildim. Bir yere geç kalıyorum hissi geldi bir an. Acele ile birkaç adım attım. Hemen ardından şimdiki zamanın içinde buldum kendimi. Buradan yüz kırk üç adım attığımda evin kapısının eşiğinden içeri girmiş olacaktım. Küçüklüğümden beri sokağın köşesini döndüğümde kendimi evimde gibi hissederim. Sayısının şaşmayacağını bile bile adımlarımı sayarım. Yalnız bu sefer farklıydı, adımlarım tükendiğinde annemle göz göze gelecektim. Annemin benim gözlerime ilk baktığı anda her şeyi anlayacağını düşündüm. Âşık olduğumu, hasta olduğumu, biriyle kavga ettiğimi, bir şey sakladığımı… Her şeyi gözlerime baktığında anlardı. Çantasından gizlice para aldığımı, karnemdeki biri nasıl dört yaptığımı, salonda ondan habersiz beslediğim civcivi hep gözlerime bakarak anlamıştı. Bir katil gibi mi görünüyordum acaba? Kapıyı tedirgin bir şekilde çaldım. Annem hasretle kucakladı beni. Kendini biraz geri çekti ve her zaman yaptığı gibi gözlerime baktı. Nefesimi tuttum. “Şimdiden özledin değil mi?” dedi. Boş bulunup “Neyi?” diye sordum. Şaşkınlıkla ve sonundaki sesli harfi uzatarak “Eleni’yi...” dedi. O kadar dalgındı ki kafam, sevdiğim kadını yolcu ettiğimi unutmuştum. “Evet, bütün dalgınlığım ondan” dedim. “Eleni iki saat kadar önce aradı, Berlin’e indiğini söyledi. Sana ulaşamamış. Merak etme artık. Yorgun olmalısın. Hadi geç elini yüzünü yıka” dedi. Sesindeki anaç duyguya sarılıp ağlayasım geldi. Yapamazdım... Elimi yıkayıp odaya geçtim. Telefonla görüşmek için geç bir saatti ama aradaki saat farkına güvenerek hemen telefonu elime aldım, rakamları çevirdim. Onun o huzur veren sesini duydum. Eleni, her seferkinden daha merhametli, özlemiş ve bana ait bir ses tonuyla konuşuyordu. Bir sürü aşk ve şehvet içeren cümle kurdu peş peşe. Ahizeden duyulduğunu hissettiğim ve bu yüzden rahat olamadığım her cümlesinden sonra, bana çevrili dört meraklı göz yüzünden sadece değişik tonlamalarla ve yeterince sentetik bir sesle “Ben de...” diyebildim. O da yaşadığım çaresizliğimi anlıyor, telefonun bir ucunda kahkaha atıyordu. Belli ki cinayetten hâlâ haberi yoktu diye geçirdim içimden. Almanya’ya gittiğinden beri ne zaman evdeki sabit telefondan onu arasam faturayla birlikte eve haciz de geleceğini düşünen annemle babam sürekli “Kısa kesin artık!” diyordu. Uzatacak halde değildim çünkü artık Eleni’den sakladığım gerçekler vardı. Kelime dağarcığımda çok seçenek yoktu. Mecburen vedalaşıp telefonu kapattık. Telefonu kapattığımın üzerinden ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Ne içinde kalabiliyordum zamanın ne de büsbütün dışında. Evin içinde iki masum insan, bir katil oturuyorduk. Annem, annem gibiydi, babam da babam... Korktuğum kadar zor bir durumun içinde değildim. Eve girmeden sandığım gibi dışarıdan bakıldığında bir katil olduğum anlaşılmıyordu fakat asıl zor durum içimdeydi. İşlediğim cinayetin suçluluk duygusu sürekli içimden kulağıma bir şeyler fısıldıyordu. Bu gereksiz sufleler dikkatimi dağıtıyordu. Annem tazelediği çaylarla birlikte odaya girdi. Evin yirmi üç senelik eşyalarını babasından kalan mirasla iki ay önce Kocaeli’ndeki öğrenci evimi döşerken yenileyebilmişti. Kuvvetle muhtemel bu eşyaları da bir o kadar sene kullanmak zorunda kalacağını düşünüyordu. Bu yüzden çayları dökmemek için abartılı bir özenle önümüzdeki sehpalara koydu. Oturmadan kendi çayını eline aldı. Sonra tepsiyi yanındaki zigonun üzerine koydu. Çayından bir yudum aldı, bardağını elinde tuttuğu altlığın üzerine koyarken tek bir cümlesini duymak için yanıp tutuştuğum, konuyu açtı. Onlar konuya girmeseler zaman öylece gelip geçerdi ve ben tek soru soramazdım çünkü artık paranoyak olmuştum. Havaalanında beni fark etmeyen polislerden nasıl kaçtıysam şimdi de sanki olay hakkında tek soru sorsam ailem cinayeti benim işlediğimi anlayacakmış gibi geliyordu. Kendimce dün gece mahallede işlenen cinayeti sıradan bir olay gibi algıladığım izlenimi oluşturmak istiyordum. Annem bir magazin olayı anlatır gibi meraklı ama heyecansız bir ses tonuyla söze başladı: “Senin ilkokul arkadaşın vardı ya hani dilsiz bir çocuk...” Cevap arayan gözlerle bakıyordu ki, babam, “Ahmet!” deyince, “He, evet o...” diye devam etti sözüne ve “Gece Hasan Amcaların bahçesinde, ismi lazım değil o şerefsizi öldürmüş” dedi. Yaklaşık altı aydır ondan bahsederken adını anmıyorduk. “Biliyorum, telefonda babam söylemişti” deyip çok meraksız bir sesle “Sebep neymiş?” diye sordum. Elimdeki çayı dökmekten korktum. Sehpanın üzerine bıraktım. Kalbim küt küt atıyordu, gözlerim zonkluyordu, kan beynimi patlatıp kafatasımdan çıkacak gibiydi. Babam lafa girdi. “Geçen kahvenin önünde kavga etmişler. Birkaç kere daha kavgalarını görenler olmuş. Ahmet gece içip içip adamın evini basıp olay çıkarıyormuş. Tabii çocuk dilsiz, kimse neden olduğunu anlamıyormuş. O gece de o yana doğru gittiğini görenler varmış” dedi. Bir cümlelik sessizlikten sonra “Su testisi su yolunda kırılır” diye ekledi. Annem “Nasıl canice öldürmüş ama! Önce öldürmüş sonra da cesedini yakmış!” dedi. Babam onu onaylayan bir cümle söyledi fakat onu duymadım bile. Sesler uğultuya dönüşmüştü yine. İçimde sanki kocaman bir boşluk oluştu. Bir soru içimdeki o boşlukta yankılandı: “Yaktı mı!” Demek ki evin o simsiyah, isli görüntüsü bundandı. Bu soruyu onlara soramadım. O an yaptığım şeyin ne kadar iğrenç olduğunu, fakat hâlâ soğukkanlılıkla burada durup hiçbir şey olmamış gibi Ahmet’in işlemediği cinayetin detaylarını dinliyordum. Kendimden tiksinmeye başladım. Çok yorulduğumu söyleyip izin istedim. Cinayeti işlerken gördüğümü sandığım karaltının artık Ahmet olduğundan emindim. Hemen onunla konuşmam lazımdı. Fakat bunun şimdilik mümkünatı yoktu. Yatağa kendimi attım. Sürekli annemin “cani” lafı kulaklarımda çınlıyordu. Yeni cani, katil kişiliğimle yüzleşiyordum. Cinayeti ben işlemiştim. O suçsuzdu ama o içeride ben dışarıdaydım. İnsanın vicdanı suçu işledikten sonra yargılamayı yapar ve sen cezanı çekmeye başlarsın. Normal bir insan için bu cezadan kaçış yoktur. Çünkü vicdan, gazı olan bir bebek gibidir. Gece herkes uyuduktan sonra çığlık çığlığa uyandırır seni ve onu susturamazsın. Şu an için içimi rahatlatan tek şey cinayeti onun üzerine benim yıkmış olmamamdı. Onunla konuşmadan hiçbir şey yapmamam gerektiğine kendimi inandırdım. Sabaha kadar uyuyamadım. Gözlerimi kapattığım anda duvarlardan kanlar sızıp beni boğacak gibi oluyordu. Bütün geceyi it gibi titreyerek balkonda geçirdim. Sabah ezanıyla birlikte acım biraz olsun hafifledi, düşünce bulutları dağıldı. Kahvaltının ardından babamla birlikte dışarı çıktım. Bugün cenazesi kalkacaktı bizim mahalleden. Buna şahit olmak istemedim. Bu, soğukkanlılığımı yitirmeme sebep olabilirdi. Bildiğim en kestirme yolu kullanarak neredeyse yuvarlanırcasına Eyüp’e indim. Karakolun etrafında bir iz aradım. Çaresiz dönendim durdum. Tek bir iz bile bulamadım. Kime ne sorabilirim bilmiyordum. Bilinçsizce karakolun etrafında dolaşıp sigara içiyordum. Bu, polislerden birinin bana kimlik sormasıyla son buldu. Burada beklemenin başıma bir bela açacağı açıktı. Yapılabilecek tek şeyi yaptım ve mahalleye döndüm. Zaman geçmiyordu, hiçbir yere sığamıyordum. En taze haberleri kahveden alabileceğim geldi aklıma. Sorgusuzca kahveye yöneldim. Kahveye girerken ikindi vaktiydi. Hiç kimse konu hakkında konuşmuyordu. Mahalleli yine önemli (!) konularla meşguldü. Hafta sonu oynanan maçlarda hakem, mağlup olan takımların haklarını yemişti. Tuttuğu takım galip gelenler ise sandalyelerine peşin satan gibi oturup diğerleriyle dalga geçiyorlardı. Rami Spor yenilmişti ve hükümet meseleleri, irtica korkusu... Birkaç çay sonra mesai çıkışı polis memuru Sadri Amca geldi kahveye. Onu görünce gözlerim ışıdı. Ramazan Amca, çayını önüne koyarken merak ettiğim soruyu sordu. “Ee Sadri ne oldu bizim mahallede geçen gece işlenen cinayet? Anlat bakalım.” Sadri Amca herkesin onu dinlemesinden memnun bir eda ile bir hikâye anlatıyor gibi başladı konuşmaya: “Gece Ahmet, bizim karakola teslim olmuş. Orada ifadesini almışlar. Ben Ahmet’i karakolda görmedim. Daha sonra okudum ifadeyi. İçim parçalandı be abi. Gözümüzün önünde neler olmuş haberimiz yokmuş.” Sonra acımaklı bir ses tonuyla Ahmet’in cinayeti işleme sebebini söyledi. İçim bir an gemi ile iskele arasında kalan lastikler gibi ezildi, acıdım. Bu hiçbirimizin aklına gelemeyecek kadar korkunç bir sebepti. Hoş onlar daha o pisliği tanımıyorlar, işlediği suçları ve onun nasıl aşağılık biri olduğunu bilmiyorlardı. Ahmet’in öldürme sebebi benimkinden katbekat kuvvetliydi. Onun yaşadığı şeyin ağırlığından, bütün kahvedekilerin yüreği sızladı. Şaşkınlık ve acıma hissi herkesin surat ifadesinde kendini gösteriyordu. Ve devam etti Sadri Amca: “Bizim orada ifadesi alınmış, aynı gece nöbetçi savcıya yollamışlar. Nöbetçi savcı oradan tutuklu yargılanmak üzere Metris’e yollamış.”

YORUM YAP


*Nezaket ve dilbilgisi kurallarına uyarak, zaman ayırıp düşüncenizi paylaştığınız için teşekkürler. Yaptığınız yorum onaylandıktan sonra ilgili sayfada yayınlanacaktır.


Behire - 13.2.2018 21:33:25
Güzel hikaye


Back to Top