3. BÖLÜM

3. Bölüm

 


Biz aynı bağın üzümleri değildik ama Birlikte ezildik ve şarap olduk...

 


Tanrı bazı insanları ada olarak yaratır: Onlar ıssız ve kimsesizdirler. Soyadlarıyla, mecburiyetleriyle, önyargılarıyla öyle güçlü kök salmışlardır ki toprağa; kaçmayı, gitmeyi, gelmeyi, yakınlaşmayı bilmezler. Hayatın içine girmedikleri gibi içlerinde de hayat emaresi görünmez. Birçoğunun yüksek duvarları andıran kayalıkları vardır. Bu kayalıklar hırçın dalgaların oluşturduğu doğal hapishane duvarlarıdır. Yanlarına varamazsınız. Hayatlarını dengede tutmaya çalışırlar. Kötü bir şey gelmesin diye başlarına, onlara mutluluk verecek hadiselerden de uzak dururlar. Eğer ki biri istila etmezse kıyılarını, olanca hissizliğinde tüketirler hayatlarını. Bazı insanları martı gibi yaratır: Onlar dünyanın özgür ruhlarıdır. Gökyüzünde veya yeryüzünde istedikleri yerlere uçarlar, konarlar, süzülürler... Bazen bir vapurun peşine takılırlar avare, bazen de ev sahibinden gizli bir damda firari... Hiçbir bağları hiçbir mecburiyetleri yoktur. Doymak için simit de yiyebilirler, balık da avlayabilirler. Hatta kalenderdirler, çöp didiklemekten de gocunmazlar. Dünyanın keyfini onlar sürerler. Yaşamak mecburiyetini bir sanata dönüştürürler. Bazı insanları fırtına olarak yaratır: Onlar dünyayı sakinlikten kaosa sürükler. Sürekli hayatın durağanlığını bozmak için uğraşırlar. Hatta sakin durmak istediklerinde bile kader onlara hata yaptırır. Yeryüzünde lanetlenmiş ruhlar gibi bir oraya bir buraya eserken çarptıkları her şeyi devirir ve kırarlar. Bazen el uzatsalar da barışmak için, hayat, bozuk sicillerini koyar önlerine ve sırtını döner onlara. Ölümleri, yaptıkları onca hain plana rağmen hiçbir zaman planladıkları gibi yataklarında sevdikleriyle ve huzur içinde olmaz. Bazılarını da gemi olarak yaratır: Bir rotaları vardır, bir hikâyeleri, amaçları... Kısacası kaderleri vardır. Yollarının üzerlerinde onları bekleyen sürprizler, zorluklar, güzellikler vardır. Devinen zaman ve hayatlarına giren yeni insanlarla birlikte hikâyeleri yenilenir. Bir limana âşık olsalar da yol vardır yazgılarında. Kavuşmayı da bilirler ayrı kalmayı da. Bazı insanları ise liman olarak yaratır: Onların var olma sebepleri gemileri barındırmaktır. Sakin bir ev sahibi gibidirler. Kaderleri gelen gemilerle değişir yeniden yazılır. Daha belki yüzlerce çeşidi vardır insanların. Kim bilir... Ben liman olarak yaratılanlardandım. Hiçbir zaman kadere isyan etmedim, alıp başımı gitmedim, gemileri yakmadım. Eleni ise fırtınada sürüklenen bir gemiydi. O bana sığındı. Ona kucak açtım ve ne olursa olsun onu korudum, kolladım. Fırtına dindikten sonra Eleni bir daha gitmedi. Benim sahilime demirledi. Hiçbir fevkaladeliğim yoktu onunla tanışıncaya kadar. Her bebek gibi yedinci ayda diş çıkarmışım, on birinci ayda konuşmaya, yaşıma girerken de yürümeye başlamışım. On dördüncü ayda sütten kesilmişim, yedi yaşımda mahalle mektebinde okula başlamışım, aynı senenin sonunda okumayı sökmüşüm... Adım da Zeki, öyle Kerem, Mecnun, Behlül ya da Raif değil. En başından açık açık söylüyorum: Bir romana başkarakter olamayacak kadar sıradan biriydim ama o beni seçti... Benim sıradanlığımı, kaderimi, hayatımı, zevklerimi değiştirdi. Sınırlarımı zorlamayı öğretti. Kendimi onunla tanıdım. Kendimle onun sayesinde barıştım. Bir kadını sevmenin, ona alışmanın, onun için yaşamanın, onsuz kalmanın, onu beklemenin, onun için hayatta kalmanın ne demek olduğunu onunla öğrendim. Eğer o olmasaydı ben bir filmin kalabalık bir sahnesinde arkadan akan insanlardan herhangi biri olacaktım. Elimden tuttu. Oturdu alınyazımı kendi elleriyle temize çekti, kaderine yoldaş etti... Onu ilk gördüğümde henüz dokuz yaşındaydı. “Çelimsiz sayılabilecek derecede zayıf bir kız. Boyu yaşıtlarına oranla uzun, bacakları sıska ve diz kapakları belirgin...” diye yazmışım beyaz kâğıda onu ilk tanımladığımda. Sonra zaman ona çok cömert davrandı. Yazgısına inat, büyüdükçe kâğıda henüz dökülmemiş şiirlere benzedi... Sevgilimin adı Eleni Mavron. O mavi bir kadındır, gökyüzü gibi mavi ve sonsuz. Gözlerinde kuşlarıyla, bulutlarıyla koca bir gökyüzü vardır. Gözlerinin hemen altındaki elmacıkkemikleri çıkık ve üstleri daima allık sürülmüşçesine kırmızıdır. Allah baba üzülmemesi gereken kadınların yanaklarına çukurdan işaret koymuştur ya; işte onlardandır Eleni Mavron. Gülüp gamzelerini belerttiğinde dünya kusursuzlaşır. Dudakları uçsuz bucaksız papatya tarlasında tek başına açmış gelincik gibi kırmızı ve göz alıcıdır. Yüzünü kuşatan saçlarında bin bir ton vardır. Sarı, namütenahi bir deniz gibi koyu yerleri ve açık yerleri... Saçlarının döküldüğü geniş omuzları öpülesi bir kavisle kollarına bağlanır. Parmakları uzun ve ince, sanki bir keman, bir piyano çalmak için yaratılmış gibi narindi. Teni parlak ve pürüzsüzdü, saten bir çarşaf gibi kaplardı narin bedenini... Onun büyümesine, serpilmesine, çocukluktan kadınlığa geçmesine şahit oldum. Beni ilk o öptü. İlk aşkı, ilk çaresizliği, ilk erkekliğimi... Bütün ilklerimi onunla yaşadım. Ve onu tanıdıktan sonra anladım ki, diğer kadınlar, Tanrı’nın onu yaratmadan önceki eskizleriymiş. Eleni Mavron bir roman karakteri olarak gelmişti dünyaya ve Tanrı onun hikâyesini yazma görevini bana vermişti. Zaten bu yazdıklarım benim değil Eleni Mavron’un hikâyesiydi.

YORUM YAP


*Nezaket ve dilbilgisi kurallarına uyarak, zaman ayırıp düşüncenizi paylaştığınız için teşekkürler. Yaptığınız yorum onaylandıktan sonra ilgili sayfada yayınlanacaktır.



Back to Top